Ana Sayfa
 
 
 
 

Geri

 
 

Kim misafir kim değildir bu dünyada?


    Türkler Almanya’ya gideli neredeyse 50 yıl olmuş. 1961 yılında, Türkiye ve Almanya arasında işçi alımı anlaşması imzalandığında, Türkler, Almanya’ya “Gastarbeiter” yani “Misafir” işçi olarak gönderilmişler. Bu gidişin sonunda “bir ev, bir dükkan, bir araba” sahibi olacaklar ve birkaç yıl sonra da döneceklerdi. Ancak, evdeki hesaplar hasretliklere uymadı. Kazın ayağı hiç de göründüğü, anlatıldığı gibi değildi.

Türk hükümeti işçi alımında tüm yetkileri Alman aracı şirketlere devretti. Bu arada, “İşçilerin, Almanya’ya ucuz insan gücü sağlamak için çağırıldıkları, Türkiye içinse, bedava döviz girdisi sağlamak amaçlı kullanılacakları” ilkesi gizlenecekti; gizlendi de... Türk Hükümeti, işsizlik sorununa gurbet ellerde çözüm bulmanın gururunu (!) yaşadı. Almanya, dillerini, törelerini bilmeyen ve haklarını aramanın ne demek olduğundan bile habersiz Türk işçileri bandoyla, mızıkayla karşıladı yıllarca.

 

Ancak, Almanya’nın da, o yıllarda düşünmediği acı gerçeği, ünlü yazar Max Frisch dile getiriyordu: “İşgücü istedik, ucuz işçi istedik: insanlar geldi.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gürol Tonbul

Rejisör

İnsanlar el kapılarında yaşadıkça iki arada bir derede kalıyor, kimliklerini, kişiliklerini kaybediyor, “saldım çayıra mevlam kayıra” anlayışındaki Türk yetkililerdense gık bile çıkmıyordu.

Yalnız bırakılmış, bir köşeye itilmiş, Heim denilen barakalarda (tek göz odalarda) yaşayan işçiler, “işçi gitti, işçi döndü dedirtmemek için” çalışıyor, çalışıyordu. Artık, tek amaçları vardı: Dönmek.

Zamanla dönmenin dile kolay, eylemde hiç de kolay olmadığı anlaşıldı. Almanlar, “kuru kafa, kanak” dedikleri Türklerin yaşama biçimlerinden ve kendi toplumlarına entegre olmamasından, Türklerin kendi töreleri, gelenekleri içinde yaşamalarından, zamanla nefret etmeye başladı. Gerçekten, nefret duvarı çabuk yükseliyordu. Ve bir gün Almanlar “Hadi, gidin artık!” dediğinde, işçilerimiz yaşadıkları toprak parçasına kök saldıklarını, gençlerinin Almanya’nın bir parçası olduğunu fark ettiler. Gurbetçiler kapı eşiklerinde gidip gitmeme arasında kalırken, aşırı gruplar şiddet gösterilerine başlamıştı bile.

Saldırılar, kundaklamalar, cinayetler peş peşe gelmeye başlayınca Türk hükümeti arka arkaya Almanya ziyaretleri yapıyor, yıllarca göz ardı ettikleri soruna çözüm bulmaya çalışıyordu. Almanya’ya işçileri görmeye giden Bülent Ecevit, gördüklerinden, duyduklarından o kadar etkileniyordu ki, beyaz sayfalara şu şiiri karalıyordu:

“Her sabah yabanda uyanır / her gece yurdunda uyurdu/ Öylesine yakın yurduna / Öylesine uzakta yurdu!... / Uzakta bir ocaktır / Yanar yüreğinde memleketi / Ellere verir çaresiz / Ellerindeki bereketi!.../ Yurda mı yabancı / Yabanda mı bilemez/ O bir misafir her yerde / O bir özlem, bir acı...”

Bugün, Almanya’da 4. kuşak denilen vatandaşlarımız daha iyi konumdalar. Ancak, 2007 Temmuz’unda çıkan göç yasasıyla her şey başladığı noktaya dönmüş gibi. “Toplum değerlerimize uymayanlar, uymak istemeyenler kendilerine yaşayacak başka bir yer arasınlar” diyen Almanya ile bağımızın ne olduğunu anlamak; eşiklerde kalan, iki toplumun değerleri ve önyargıları arasında sıkışan insanlarımızın yaşam öykülerine tanıklık etmek istiyorsanız, İzmir Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği Misafir’e, bir maniniz yoksa, misafir olun.
 

 
 

Geri

 

 

 

Bu site en iyi 1024x768 ekran çözünürlüğü, i.e. 5.0 ve üzeri ve flash player ile izlenebilir.Bu sitenin bütün hakları saklıdır. Yayınlanan haber ve makaleler kaynak gösterilerek ve içeriği değiştirilmemek şartıyla,her türlü medya ortamında kullanılabilir.
Tasarım:
Çağlar Tekman - Emre Yıldız

Turkish state theaters - Turkish state theatres